GenelKültür SanatMagazin

Usta sanatçı Ayla Algan: Hep komedi oynamak istedim hayatım boyunca, oynayamadım ya!

Dünyanın nerdeyse tüm kıtalarını dolaşan, 83 senelik yaşamında çoğu ülkeye seyahat eden ve "İstanbul kadar güzelini görmedim" diyen, "Devlet Sanatçısı" unvanının yanı sıra sonsuz ödüllerin sahibi olan usta tiyatro sanatçısı, yönetmen, şarkıcı ve eğitmen Ayla Algan, sahne ve kamera önü çalışmalarını sürdürüyor.

Abone Ol  
 
66 / 100

Dünyanın nerdeyse tüm kıtalarını dolaşan, 83 senelik yaşamında çoğu ülkeye seyahat eden ve “İstanbul kadar güzelini görmedim” diyen, “Devlet Sanatçısı” unvanının yanı sıra sonsuz ödüllerin sahibi olan usta tiyatro sanatçısı, yönetmen, şarkıcı ve eğitmen Ayla Algan, sahne ve kamera önü çalışmalarını sürdürüyor.

Algan bugüne kadar Türkiye’de Bergüzar Korel, Hazal Kaya, Onur Tuna, Sera Tokdemir gibi çoğu ünlü ismin eğitmenliğini yaparken, oyunculuk dünyasına yeni yetenekler kazandırmaya da devam ediyor.

Ülkemizde kült haluna gelmiş ve hala büyük bir keyifle seyredilen Sadri Alışık ile oynadığı “Ah Güzel İstanbul” filmiyle gönüllerde yer eden Algan, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) tedbirlerinin kalkmasının ardından evinin kapılarını Anadolu Ajansı amacıyla açtı.

Sanatçı, eşi Beklan Algan başta olmak üzere Muhsin Ertuğrul, Zeki Müren, Gönül Yazar, Sadri Alışık, Talat Halman, Tahsin Saraç, Ertem Göreç, Memduh Ün, Şener Şen, Jean Paul Sartre, Albert Camus ve nice mühim isimlerle olan anılarla dolu yaşamını AA muhabirine anlattı.

“Tüm yaşamım süresince dış dünyada savaştım.” diyen ve Yunus Emre’yi, “Sevelim Sevilelim” temasındaki şiirleri ve şarkılarıyla dünyaya tanıtan Ayla Algan, “Yunus Emre 13. yüzseneda o Moğollarla, o savaşların içersinde ‘Sevelim Sevilelim’ demiş. Birbirinize iyi davranın, insanlara iyi davranın.” mesajını verdi.

Hoş geldiniz efendim.

“Hoş bulduk, özledim sizi. Kaç vakit oldu görüşmedik, 10 sene oldu mu? Sen de ihtiyarlamadın ben de ihtiyarlamadım…”

Biz de sizi çok özledik. Bayağı oldu. Biz her vakit genciz. Nasıl geçiyor korona günleriniz?

“Korona çok iyi geldi bana, ilk defa ben hep evde oturdum. Hep sokaktayım çünkü. Çocukluğumdan beri dışarıya seyahat ederim ve ben seyahati hiç sevmem. Ben Afrika’ya, Amerika’ya giderken herkes ‘Ne iyi gidiyorsun.’ diyordu. Ben ise hep gözüm arkada gidiyordum. İstanbul’u, Boğaz’ı, Büyükada’yı, Ege’yi, müzelerini seviyorum. Hakikaten hep gezdim daha güzelini de görmedim.”

Hayatınız hep dolaşmakla geçtiği durumda İstanbul’dan da vazgeçemediniz…

“Yok, hep taşıdım İstanbul’u. Şarkılarımı da taşıdım dünyaya. Zühtü’yü de yaptım. Onu YouTube’a koyamadık örneğin. Fransa’da Barclay Plak Şirketi vardı ve ben Yunus Emreleri yayıyorum tüm dünyaya. Televizyonlarda, müzelerde, Afrika’da, Olimpia’da çıktım falan, Fransızca, İngilizce söyledim. Talat Halman, Tahsin Saraç yaptı. Ben bir nevi onunla şarkıya girdiğim amacıyla dünyada onları yaptım ve geldim. Zeki Müren ‘Benim alt uygulamaıma girsene’ dedi. ‘Ayol ben Ajda mıyım? Ne söyleyeceğim. Çocukluktan birkaç Fransızca şarkı biliyorum, bir de Yunus Emrelerim var. Bir de Koca Öküz’üm, bayan özgürlüğü şarkılarım var onlar da müzikallerden kalma söylediğim. Yunus Emre bana ulvi geliyor’ dedim. ‘Söyle, söyle, sen tutarsın! Göreceksin dinleyecekler.’ dedi. Gazinoda Zeki Müren çıktığı vakit ne yemek yenir, ne içki içilir, ne gürültü yapılırdı.”

“Gazino yapıyorum diye tüm tiyatrocu arkadaşlarım bana karşı”

Gazinoda bir dinleme adabı vardı o vakit demek ki!

“Evet, gazino adabı. Yunus Emre’ye başladığım vakit servis de vardı. Tıss… Garsonları yolluyorlardı geri. ‘Demedim mi Ayla hanım?’ dedi Zeki Müren. Ben gazino yapıyorum diye tüm tiyatrocu arkadaşlarım hepsi bana karşı. Zannedersin ki ben kötü bayanım. Sonra kocam kulislere geldi, baktı herkes 2-3 saat evvel geliyor. Bir boyanıyor, çene çalıyor, rahatlıyor, giyiniyor. ‘Aaa, şunlar iyi. Biz kurumsal, resmi tiyatroyuz. Bu kadar önemet görmedim.’ dedi.

Geçmiş dönemlerinize yine döneriz. Ancak bu röportajı yaptıktan sonra köye gideceğim dediniz. Nereye gidiyorsunuz?

“Evet, Ayvacık diye bir yer var Çanakkale’den sonra geliyor. Assos ve Kadırga denizine yakın. Ayvacık yolundan saptığın vakit ufak köyler var. Biz orada yaratıcı drama yapıyoruz. Her yaz çocuklara diksiyon, İngilizce dersleri veriyoruz. İngilizce bilen varlıklı bayanlar var İstanbul’dan gelen ve öneme alarak çay, kurabiye yaparak çocuklara ders veriyorlar.”

Girit göçmeni tüccar bir baba ve ressam bir annenin tek çocuğusunuz. Ancak kalabalık bir aileniz varmış ama siz yalnız bir çocukluk geçirmiş ve şiirler yazmaya başlamışsınız…

“Aaa, nereden hatırladın? O vakit Beyoğlu’nda Tünel’de oturuyorduk. Evler caddede ama arkası denizi görüyordu. Çok güzel manzaralıydı. Bir de orada eski kalmış kiliseler, şapel gibi yerler vardı. Piyasa günü saat 11.00 oldu mu kilise çanı çalar. Ben hem ezan sesi hem de kilise sesiyle büyüdüm. O kadar güzeldi ki… Org ile Bach çalıyorlardı dinlemeye gidiyorduk Sent Antuan Kilisesi’nde. Sonra bir Ortodoks kilisesi vardı onun birlikteinde, bahçesinde kazlar bile vardı. Orada harika bir lokanta vardı Hacı Baba. Hatırlıyor musun? Orada kiliseyi seyredip döner yiyorduk çocukluğumuzda.”

Evet hatırlıyorum, birkaç sene evveline kadar vardı. Siz o vakit şiirler yazmaya ve piyano eğitimi almaya başlamışsınız 5 yaşındayken, öyle mi?

“Evet, eğitimini aldım, uzun seneler çaldım. Zaten büyük orkestralarla şarkı söylemeyi bilmem solfej bildiğim amacıyla oldu. Nota okumayı bildiğim amacıyla büyük orkestralarla söyledim. Herkes öyle büyük orkestralarla söyleyemez.”

“Herkes apartmanlara gitti o güzelim arkadaşlıklar yok oldu”

Tek çocuk bulunduğunuz amacıyla mi bu yalnızlığı duydunuz amacıylaizde ve sanata doğru yönlendiniz? Gerçi anneniz de ressammış ama…

“Annem ressamdı ama babam Girit’ten beş kuruşsuz geldi. Buradaki Türkler o bölgeye gidiyor, oradaki Rumlar buraya geliyor. Mübadele devresiydi. Dolayısıyla ne çiftliği satabildiler ne bir şey. Annem de portre resim yapıyordu. O vakit da galeri yoktu. Kime resim yapacak? Kız arkadaşlarından da para mı alacak? Onun amacıyla stilist olmaya, elbise çizmeye başladı. Senede 2 kere Paris’e Christian Dior’a gidiyordu. Bizim tüm renklerimiz, o morlarla cam göbeği yeşilleri kullanıyordu. Adamlar deli oluyordu, ‘Nereden buluyorsun şunları getiriyorsun’ diye. Onun amacıyla beni orada okula yolladı. Ben burada Notre Dame De Sion’da okudum. Ortaokulu bitirdikten sonra liseye gittim. Burada bir Perihan hanım vardı. Benim Türkçemi düzeltirdi hep. Öyle bir illet olmuştu. Reşat Nuri’nin (Güntekin) de kızı Ela vardı. O da Dame De Sion’daydı. Bizim Fransızcalar iyi, Türkçeler rezalet. Rum, Ermeni. Benim edebiyatım çok iyiydi ama o Perihan hanım namacıylase canımızı çıkarırdı. Ela’yı da beni de ikmale bıraktı. Annem de, ‘Fransızca öğrensin diye yolladım’ diyerek beni Paris’e götürdü.”

Versay’da mı okudunuz liseyi?

“Evet Paris’ten uzakta Versay’da… Bir orman içersinde, bizi çarşamba – perşembe tiyatroya götürürlerdi. Geçenlerde Paris’te bir Türk radyosuyla uygulama yaptım. Sartre’ı örneğin anlattım, Yunus Emre’yi hususştuk. Ben sınıf atladım orada. Edebiyatım Fransa’da çok iyiydi. Buradaki namacıylase takmıştı bana. Düşünsene bir edebiyat hocam vardı orada. Kocası Cezayirliydi. Bana ‘Sen Kur’an-ı Kerim’i okudun mu?’ dedi, Müslüman’ım diye. İncil’i sordu, İncil’i biliyordum. Çünkü Fransız’dı matmazelim. Bu ‘sir’ler desen Tanrı. Tüm İsa’nın paskalyası, tüm bayramları yaşıyorduk. Hem bizim bayramları hem o bayramları. Paskalyasına Türk’ü gidiyor. Müslüman’ı ötekine gidiyor. Kurban bayramı, kandilleri sayıyorlar, helva götürüyorlar. O kadar iyiydi ki… Apartmanlar o dostluğu yedi. Herkes apartmanlara gitti o güzelim arkadaşlıklar yok oldu.”

İlişkilerin ısısı yok oldu diyorsunuz…

“Paris’te o radyoya da onu söyledim. Oradaki gençler bilmez bunu. Benim bildiğim şarkıları da bilmez onlar. Ben Fransa’nın gençliğini yaşadım. Sartre sokaklarda, Camus öyle. Juliette Greco, egzistansiyalist sokaklarda geziyor. Yani tiyatroydu sokaklar. egzistansiyalizm çok iyi bir felsefeydi.”

Varoluşçuluktan bahsediyorlardı değil mi?

“İkinci Dünya Savaşı’ndan ileri bir felsefeydi. Orada sokak yazarları çıktı. Eugene Lonesco, Samuel Beckett hep sokak yazarları, oradan çıktı. İşte ‘savaş ardından yazarlar’ diyoruz biz tiyatroda onlara.”

“Yılbaşında tanıştım, Ağustos 27’de nikah yaptım”

Sizin denk gelip tanıştığınız yazarlar var mı?

“Tabii 15 yaşındayım, Sartre, Ate, yani tanrıtanımaz. Habire, ‘O sakallı bu tür hususşuyor. O sakallı benim yaşamıma karar mı verecek? Ben istersem intihar ederim.’ Camus öyle hususşuyor. Sartre diğer türlü. Bizi konferansa götürdüler. 15 yaşında çocuk, seyrediyoruz biz şunları. Habire ‘Tanrı’ diyor. ‘Mösyö siz Ate misiniz?’ dedim sonucunda. ‘Evet’ dedi. ‘Niye bu tür Tanrı Tanrı yapıyorsunuz?’ dedim. Tabii çocuğum. Söylediği şeyi duymuyorum da hareketlere bakıyorum. Tam aptal çocuk kafası. Ama ‘Haklı yahu bu ufak kız.’ dedi. Öyle hatıralar var.”

ABD’deki Actors Studio yolculuğunuz çok yararlı olmuş Türkiye’deki yaratıcı drama amacıyla sanırım?

“New York’ta Macar psikiyatr- yazar Moreno vardı. Bu yaratıcı dramayı çıkaran adam. Bizim okulda Moreno sahnemiz vardı ki sanki ortaoyunu gibi. Hiç dekor yok. Sırf muhayyeli yapıyorsun, görüyorsun, birtakım şeylerde kokuyla çocukluğuna gidiyorsun. Hem psikolojik hem pedagojik…”

Oradaki donanımınız burada yaratıcı drama eğitim kurumları açmanıza sebep oldu diyebilir miyiz?

“Ama burada İnci Sanlı, kitapları da var. O tüm sanatları bilerek girdi. Resmi biliyor, sinemayı biliyor. Yaratıcı dramanın asıl kurucusu İnci Sanlı. Tamer (Levent) ile ben sonradan katıldık. Şimdi bir senedır Milli Eğitim Bakanlığı diploması veriyorum. Intensive Course (yoğun kurs) yapıyorum. Çünkü öbür kurslar 4 seneydi. Ayol kız evleniyor, çocuğu doğuyor. Hala mezun olmuyor. Şimdi gidip çalışabiliyor.”

Şimdi yaşam bir de çok süratli akıyor ve gençler de kısa sürede netice bekliyorlar değil mi?

“Evet, bir de o var. Bakın şimdi korona devresinde özellikle 4 yaş, 9-12 yaşlar çok istifade ettiler online. Biri gitar dersi alıyor, gitarını çaldı, hoca diğer nota gönderdi ona, çaldı ezberledi, öteki şarkı söyledi. Öbür çocuklar resim falan yaptı. En son dergi çıkarttılar çocuklar. Dergi çok mühim, bir sürü haber ve fenomen var.”

Tabii siz bir sürü yaş grubuna ve hayatlerine değiyorsunuz, ne güzel.

“Evet, bir de sinemacı grubum var.”

Sinemacı grubuna gelmeden evvel Beklan Algan’ı sormak istiyorum. Nasıl tanıştınız ve lise bitmeden daha 6 ay içersinde neydi çabukniz, evlenmişsiniz. Çok da ufakmüşsünüz. Çok mu aşık oldunuz?

“Evet, sonradan aşık oldum hakikaten. Hayır, namacıyla biliyor musun? Yılbaşı gecesi Fransa’dan dönmüşüm eğlenceme bakıyorum. Yazın da Anadolu Kulübü’ndeyiz danslar ediyoruz. Panosyan var, her dansı bilir, bize getirir, öğretirdi. Ben onunla ederdim hep, çok seviyordum dansı. Eğleneceğim falan derken bu adam çıktı karşıma, tanıştım. Yılbaşında tanıştım, Ağustos 27’de nikah yaptım. Eylül’de Hilton’da kaldık. Ev de açmadık düşün 15-20 gün. Sonra Amerika’ya gitti ev tuttu. Beni annem Paris’e götürdü. Üst baş yaptık. Çeyizi de… Çeyizim bile yoktu yani.”

Çeyiziniz nasıl olsun? Daha yeni mezun olmuşsunuz liseden…

“Evet daha okulluydum. Onun amacıyla çabuk oldu yani. O da öyle, zavallı Beklan sanatı çok seviyordu. Onun evinde o kadar sanat grubu yoktu. Ciddi bir evdi. Baba öyle, babaannesi öyle. Müslüman. Resim koymaz salona. ‘Bismillah’ koyar falan. Öyle büyüdü Beklan. Halbuki bizim ev deli evi. Bize haftada bir şairi gelir, sinemacısı gelir. Tam istediği şeydi. Çünkü o evvel girdi Actors Studio’ya. Robert Kolejli, Boğaziçi’nde okudu. Orada Hamlet üstüne seminer vermiş kütüphanede. Kendi de farkında değil tiyatroyu sevdiğinin. Orada da gidiyor tiyatro kitabı satın almaya. O sırada Actors Studio’dan Michel vardı çocuk, ‘Sen oyuncu musun?’ diyor, tabii yakışıklı da… ‘Ne kitabına bakıyorsun?’ derken okulu öğreniyor gidiyor ve yazılıyor. Tabii ben kıskanç durur muyum? Ben çocukluktan beri step yapıyorum, şarkı söylüyorum filan. ‘Sen gidersen ben de giderim ya…’ dedim. Öyle girdik tiyatroya. Ondan sonra işini bıraktı Beklan. Yoksa babasının krom işleri vardı. O da tabii İngilizce bildiği amacıyla tüm yazışmaları yapıyordu. Biz evlendik herkes balayına gittik zannediyor. Çünkü evlendik gidecek yerimiz yok. Fabrika Niagara Falls’ta. Niagara Falls da tüm Amerika’nın balayına gidilen kümelerin bulunduğu yer. Benim kız arkadaşlarım ‘Ooo, bir de balayına’ diyor. Ben nasıl sıkılıyorum. Bak bu sandık var ya, bu sandıktaydı elbiselerim gidinceye kadar. 3-4 sene sandıktan giyiniyordum. Oradan giyiniyordum. Gitmek istiyordum bir an evvel Niagara Falls’tan.”

“Ben iyi oyuncu olduysam bir Beklan Algan’a bir de Muhsin Ertuğrul’a borçluyum”

Sonra birlikte tiyatroda yol aldınız ama…

“Sonra tiyatro oldu. O vakit değişti ama Niagara Falls’ta Amerikan evleri var ya piyasa günleri komşusuyla et yaparlar. Hiç kimse yok orada. Hele kışın. Filmlerde var. Biz ilk orada paralı balayı yaptık. Para kazanıyoruz diye.”

O da değişik bir yaşam seçmiş sonra. Babasının işlerini devam ettirmek yerine, değil mi?

“O madenci olacaktı ama madenci de olamazdı. Burada Muğla’da maden var. Çıktığı vakit dağa, baseneıyor yere yatıyordu. Kan görse baseneıyor. Naif bir çocuktu yani.”

Ama efendim çok yakışıklıymış Beklan Algan. Nikah fotoğrafınıza bakıyorum da çok güzel bir çift olmuşsunuz açıkçası. Sonra da işlerinizde birlikte yol almışsınız…

“Öyleydi. kızlar çok seviyordu onu. O rejisörüm oldu. Ben iyi oyuncu olduysam ona borçluyum. Bir de Muhsin Ertuğrul’a…”

Peki ABD’deyken Muhsin Ertuğrul’un sizi oradan çağırması ve Şehir Tiyatroları’na başlamanız nasıl oldu? Türkiye’de ilk kez sahneye 1961’de “Tarla Kuşu” oyunuyla çıktınız ve aynı sene, “Hamlet” oyununda, hem Ophelia hem Hamlet karakterlerini canlandırdınız…

“Bak burada heykeli var. Nusret Suman yaptı. Çok güzel bir heykeldi. Onun kalıbını aldım Şişli Belediyesi sinemayı tiyatro yaptı o bölgeye verdim. Bir tanesi de Muhsin Ertuğrul’da. Atatürk’ün büstlerini yapan kişi. Çok başarılı. ‘Tarla Kuşu – Jeanne d’Arc’ ile başladım. İki kere Ophelia, sonra Hamlet’i, ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’nı oynadık. O sırada politik hadiseler vardı.”

Ama şunu merak ediyorum; bayan ve erkeği oynamak nasıldı?

“Kadın da o söylediklerini söyleyebilirdi. Bir Ophelia geldiği vakit rahatsız oluyordum. Bir de oynamış bulunduğum bir tipti.”

“Kendi sesimi bir tek Kurtlar Vadisi’nde kullandım”

Dikkatimi çeken aynı oyun içersinde değişik karakterlere rahatça girebilmeniz oldu. “Hamlet”in yanı sıra Nazım Hikmet’ten “Memleketimden İnsan Manzaraları” örneğin… Orada da 5 değişik karakteri sahnede canlandırdınız. Sahnede değişik karakterlere bürünmek bir oyuncuyu zorlayan bir şey midir?

Ayla Algan: “Karaktere girdikçe biz daha rahat ederiz. Şimdi ben kendi sesimi bir tek ‘Kurtlar Vadisi’nde kullandım. Çünkü bayan benim gibi, profesör. Krom, boraks araştırıcısı ve boraks ile alakalı her şeyi kayınpederimden biliyordum. Boraksı bir gecede fakirleştirdiler. Etibank aldı oradan da İngilizler, Amerikalılar satın aldı. Şimdi boraks ile temizleyici yapıyorlar. Oynadığım rol benim geçmişim gibiydi kayınpederimden dolayı. Bir de söylediği şeyler o kadar doğru ki… Hepsini yazdılar, hepsini de söyledim. Örneğin Aliye’de bu sesimi kullanamam. Uçarı bir bayan, model çiziyor. O tipte şayet ben kendi sesimi kullanırsam ben rahatsız olurum. Ses katmanımın da o bayan ve o şahsa ait olması lazım.”

Ama sahnede hal değişik olmalı tabii…

“Yok sahnede değiştirirsin de plağa girdiğinde öyle olmalı. Ben her şarkıyı diğer türlü söylüyordum. Dediler ki ‘Böyle yapma.’ Çünkü plakta tek ses. Örneğin dinliyorsun Ajda, dinliyorsun Ayla. Tiyatroda öyleydim, sahnede de anlatıcı sesimi kullanıyordum. Plakta olmuyor tabii…”

Anlatıcı sesim deyince, Polonya’da 1977’de Sopot Müzik Yarışması’nda birinci oldunuz. İlginç bir öyküsü olan ve Kızılderililerin yaşantısını husus edinen, Fransızca ifade ederek anlattığınız bir parçaymış….

“Amerika’ya ilk gittiğimde bu Kızılderililer kampların içersinde demir parmaklıkların içersindeydi. Ya da ben uyduruyorum, öyle hatırlıyorum. Dışarı çıkamıyorlardı. İnek sürüsü gibi affedersin. Nasıl kızdım… Düşün Fransa’dan geliyorum…”

İnsanlık dışı görüntüler yani?

“İnsanlık dışı bir şey. Acayip geldi bana, bir insana bu yapılır mı? Fransa’da egzistansiyalizm oku, okur gezer ol. Birden onları görünce… O yüzden hıncım vardı. Amerikalılar gelip kimi vakit bizimle alay ediyorlardı. ‘Hamamınız var Tanrıtan sizin!’ diyorlar. Bunun gibi iğneleyici laflar… ‘Ermenileri kestiniz.’ Yapmadığımız durumda. ‘İç savaştı, Britannica’yı aç. Bak orada subayın Osmanlı, Türk ya da Anadolu üniforması değil.’ diyorum. Böyle yaşamım süresince dış dünyada hep savaştım.”

“Kızım Sevi’nin adını Yunus Emre’den aldım”

Kızınız Sevi de dansçılık kariyerinde ilerlemiş. İsmi ne kadar güzel. Kim verdi bu ismi, siz mi eşiniz mi?

“Evet, Hollanda’da dans bilimi okudu. Zihin ve gövde bir arada. Yunus’un kızı Sevi. Yunus Emre bir dizesinde, ‘Bu dünyaya dava amacıyla gelmedim, sevi amacıyla geldim.’ diyor. Yani hem barış, hem aşk. Mevlana gibi. Yunus Emre’den aldım. Tam Yunus Emre süreyi hem yayıyordum hem şarkılarını söylüyordum.”

– Bu müsabaka devresi sizin amacıyla enteresan bir tecrübe olmuş.

“Evet, ilk müsabakamı ‘I Love You’ diye bir parça ile Bulgaristan’da yaptık. Erkan Özerman menajerimdi. Rus müsabakacıya birinciliği, bana ikinciliği verdiler. İlginç bir şey anlatacağım; o sırada Türkler Bulgaristan’da Rus şeyi altındaydı ve bu adamların Türk bulunduğu nasıl belliydi biliyor musun? Erkeklerde altında şalvar, üstünde ceketle, ben şarkı söyleyeceğim diye paracıklarını toplamışlar ve gidip ilk sıralarda bilet almışlar. Tam festival başlıyor, ‘Bir sürü Türk geldi. Biz bu giysilerle onları içeri sokmuyoruz.’ diye haber geldi bana içeriden. ‘Tamam, onları sokmazsan ben de buradan giderim dışarıda söylerim şarkımı. Onlar nerdeyse ben oradayım’ dedim. Onları orada görmezsem şarkı söylemem ve edepsizlik çıkarırım, rezil olursunuz dünyaya.’ dedim. Onları da gördüm orada. Söyledim, ikincilik verince manasız geldi bana. Seyirci paltolarını, ceketlerini atıyor sahneye. Fanatik tavır eklendi ama şarkım iyiydi tabii.”

Sizin bu tür bir yolculuğunuz olmuş. Tasavvuf felsefesi, insan varlığının halu, bugünün insan doğasını araştırmalarla alakalı bu gövdesel hareketleri hem sahneye taşımak hem de şarkılarla dolaşmak… Fransa, Orta Asya, ABD, Avrupa ve Afrika’da konser ve dinletilerinizin ardından Paris’te Barclay Plak Şirketi doğrulusunda plaklarınız çıkmış.

“Evet, Leo Misir ile… Menajerim Erkan bir yerlerdeydi. Leo Misir erken geldi. Ben sandviçimi yiyorum, Erkan’ı bekliyoruz. Bana ‘Siz Türk şarkıcısınız. Biz İstanbul’a çok geliyoruz. Dario Moreno bizim şirketten, onu çok seviyoruz. Ne şarkı gerçekleştirmek istersiniz?’ dedi. Ben ‘Kendi geleneklerimden bir şey gerçekleştirmek, hem çağdaş hem de Yunus’u gerçekleştirmek istiyorum.’ dedim. Çünkü esasen o sırada Yunus Emre plağını Kültür Bakanlığı yoktu, Turizm Bakanlığı ve Dışişleri yapıyordu. Pasaportum da yeşil değildi, gümrük pasaportuyla Dışişleri’ne gidip geliyordum. Dolayısıyla Yunus Emre ‘Sevelim Sevilelim’ onu gerçekleştirmek istiyorum. Bir de gençliğin de sevdiği ‘Zühtü’ parçasını yapalım dedim. ‘Aaa, yapayım, çok güzel bu, tüm Arabistan’ı kırarsın. İran, Suriye gider bu.’ dedi. Üzerine İngilizceyi ve hikayelerini yorumlayarak, vokalleri yaparak düzenledim. Yunus’tan sonra ikinci longplay o, sonra burada diğerleri oldu.”

“Sapına kadar Müslümanım”

Peki bu arada 1964’e geri dönelim. ‘Karanlıkta Uyananlar’ filminizde Beyoğlu’ndaki işçilerin toplanmasından tutun da işçiler, grevler ve diğer hususlara kadar her şeye değinmişsiniz öyle mi?

“Grevi başlatıyorduk ama biliyor musunuz? Solcu olmaya gerek yok. Onları hayvan toplar gibi topluyorlardı. Taksim’de konsolosluğun sokağında üstü açık kamyon geliyordu, şunların ellerine bakıyorlardı ve kamyona koyuyorlardı. İşçi, amele gibi alıyorlardı. O sırada biz kalem topladık, İşçi Partisi’ni kurmaya çalıştık. Şairler, Yaşar Kemaller, Ferit Edgüler… O vakit iyi kalpli olan, şunlara acıyan kim varsa hep vardı. Memduh Ün, Atıf Yılmaz hepsi vardı.”

Lütfi Akad, Fikret Hakan, Kenan Pars, Tülin Elgin, Ertem Göreç ve siz bu filmi yapmışsınız. Ancak ne yazık ki film yasaklanmış ve hiçbir sinemada gösterilememiş o dönem. Değil mi?

“Beklan da oynadı. Sevgiliyi oynadık. Vedat Türkali senaryoyu yazdı ama senaryoda herkese bir şey buldu. Burjuvalara, resim yapan burjuva kıza da, hepsine Türk işçisinden yana baktı. Amerikalıları sonucunda ‘Biz varız’ diye yolluyordu. O sırada biz şu şekilde bir yerdeydik; Amerika’ya ‘Buyurun’ dedik bilmem ne anlaşmasıyla. En az parayı da bize verdiler bunun dışında. Köy Enstitülerimizi kapattılar Rus eğitimi var diye. Ben şimdi köye gidip çocukları eğitiyorum. Rus muyum ayol? Sapına kadar Müslümanım. Bunların içersinde hem bahsediyoruz hem büyüdük hem şunları düzeltmeye çalışıyoruz derken hepsinin şeyi atınca oynatmadılar.”

Ama sonra oynatılmış sanırım…

“Sonra oynandı. Bir kanal da satın aldı. Atıf, ‘Çok ziyan gördün evladım senelerdir.’ dedi Ertem Göreç’e.”

Ama sizin tanınmış olmanız Atıf Yılmaz’ın kült haluna gelen ve hala izlemekten keyif aldığımız ‘Ah Güzel İstanbul’da Sadri Alışık ile oldu. Sadri Alışık ile neler yaşadınız çekimlerde?

“Ay evet. Hala izliyorlar. Sinemada Sadri’den çok şey öğrendim. Ben ufak bir tiyatrocuydum büyük oynuyordum. ‘Aylacığım yakın planda gözlerinle oyna, gözlerinle bak, gözlerinle kork.’ derdi. Ben de şimdi çocuklarıma onları öğretiyorum. Sinema diğer türlü bir oyunculuk istiyor. Bir kere montaj bileceksin. Çünkü herkes tiyatro gibi zannediyor. Tiyatro gibi değil ki. Konservatuvar bitirmiş yakışıklı, güzel çocuklar bunun dışında sinema dersi almaya geliyorlar bana. ‘Git sinema oyunculuğu öğren’ diyorlar. Ne yapsınlar?”

“Eşim çok düşünür sonra adım atardı, o düşünürken ben o bölgeye girer kendimi içersinde bulurdum”

“Ah Güzel İstanbul”dan biraz daha bahsedelim. Örneğin dile pelesenk olan sosyal medyada da paylaşılan, sizin Sadri Alışık’la bundan sonra birlikte olmaya karar verdiğiniz anda “Ne yapacağız şimdi bundan sonra?” repliğiniz var. Hatırlıyor musunuz?

“Evet, saf bir kızdı o. Çoğu bakıyorum da İzmir, İzmir demelerinde bir şey var. Yani benim bir sürü talebem İzmir’e geliyor. Çoğu çok iyi hoca ya da oyuncu oluyor. İzmir’in kızlarında bir şey var yani. Ya deniz kenarı ya diğer bir şey. Hollywood gibi anlıyor musun? Onu oynadım orada. Çok komik bir kızdı tabii. Şehnaz Longa var ya bizim classic Türk Musikisi’nde, onunla matrak geçiyordu orada. Sadri bana ‘Ayşe benim adım, gecekonduda yaşarım’ yapmıştı. Bir de ‘Ben ufak cezveyim, elden ele gezmeyim’, onu yapmıştı ve çok tutmuştu. Hep gülünç oynamak istedim, yaşamım süresince oynayamadım ya!”

Oynamadınız mı?

“Hep ciddi roller verdiler. İşte bu kadar. Aliye’de bir şeyler bulup sıkıştırıyorum.”

Devlet sanatçılığı unvanınız, ödülleriniz, UNICEF Onur Ödülü’nüz ve 1971’de Olimpia’da sahneye çıkışınız da var. Bunları da es geçmeyelim…

“Ben tam Yunus Emre yaptım. Olimpia’da Ajda çıktı ama diğersının uygulamaına çıktı sazlarıyla. Cemil Demirsipahi çaldı sazı. Timur Selçuk. İstedim ki hep bizim insanlarımız olsun.”

Şimdi bu röportajımızda da daldan dala atlıyoruz. O kadar yaşadığınız güzellikler var ki anlatılacak. Peki şunu sormak istiyorum. Bu kadar çok şey yaptınız. Bunların hepsi sistemli mıydı? Yoksa bu röportajımızdaki anlattığınız gibi, onu yapayım, oradan o bölgeye geçeyim gibi bir duygu muydu?

“Erken başladım. Yok, benim eşimle aramda bir zıtlık vardı. Eşim çok düşünür sonra adım atardı. O düşünürken ben o bölgeye girer kendimi içersinde bulurdum. Ben her vakit içten oldum. Dün gece burada sizinle röportaj yapacağım, ‘Ne giyeyim, ne yapayım?’ diye heyecanlıydım. Yine o heyecan var insanda. İnsanda o heyecan bitmiyor. Onun amacıyla de bir an evvel yapayım ve iyi bir şey bırakayım istiyorum.”

Çok sağolun biz de çok heyecanlıydık sizinle görüşeceğimiz amacıyla. Peki o vakit eşiniz Beklan Algan ile zıtlıkların birlikteliğini yaşamışsınız ve bir hayat boyu sürmüş. İlginç değil mi? Bir de o daha temkinliymiş size göre öyle mi?

“Sürdü, sürdü. Evet, o oyunlarda da titizdi. Eve geliriz annem ‘Artık rahat bırak!’ derdi. Jeanne D’arc’ta halim çıkmış. Zaten bugün dizimin ağrıması Jeanne D’arc’ta sporcular gibi menisküs bulunduğum amacıyladir. O şimdi tepti yine.”

“Zeki Müren, bir sen unutmadın beni canım kızım derdi”

Peki siz davranışsal çocuk psikolojisi üstüne ve oyuncularla nasıl çalışmalar yapıyorsunuz?

“Büyükanneler, bilin ki çocuklar annelerin. Geçirdiğimiz günler çok mühim, sen sormadan ben söyleyeyim, istiyorum ki 0-3 yaş ilkel benlik. Hayvanda ne varsa çocukta da o var. Koku, tat, süt, anne kokusu ve kucak… Bizim okula bir çocuk geldi kimseye bakmıyor. Annesine, ‘Peki bu çocuğa süt verdin mi?’ diye sordum, ‘Yoktu sütüm veremedim.’ dedi. Mama vermiş ama uzaktan. Onun amacıyla bakışı öğrenmiyor. Tat, koku, bakış… Biz şunları role girmek amacıyla kullanıyoruz esasen. İlk anneyi tanıyor, sonra babanın dokunuşu, kucak. Şimdi aynada başla biraz dedim. Hem seni görsün hem kendini. Oyun hazırlıyorum. Bakmak nedir bilmiyor ki çocuk. 4 yaşında çocuğu dinleyeceksin. Beden dersi ister çocuk. 4 yaş temas başlıyor esasen. İlkel benlikten sonra ego-ben geliyor. Köklerden sonra gövdei geliyor. Dalları da ‘sosyal ben’ oluyor. Dolayısıyla 9-12 yaşında süper egosu gelişiyor. Biz buna bankacı psikolojisi diyoruz. Gidersin sorarsın; ‘Ne oldu faizler?’ Anlatırlar… Peki ‘3 aylık ne yaparım?’ Anlatır… Hep o bilir sen bilmiyorsun. Hep o haklı, ben de bilmiyorum soruyorum.

Pedagojik olarak anne, baba, etrafıyla psikolojik ben oluşuyor. Bir de ‘sosyal ben’i, kimliği var. O da okul arkadaşları, öğretmeni, müdürüyle oluşuyor. Sinan Çetin’de de ders verdim ben. Hatta orada tüm üniversitenin sinema müfredatını hazırladım onlara. 1 sene çalıştım müfredat üstüne. İlk Sera (Tokdemir) çıktı orada, Hazal Kaya çıktı, minik bir kızdı. Dedim, ‘Buna erkek nasıl bulacağız?’ O kısacık boyuyla nasıl iyi bir oyuncu oldu. Dizisi öyle bir tuttu ki hamile kaldı. Diziyi de hamile yaptılar. Çocuk doğunca bıraktı. O da benim gibi çocuk doğurunca bıraktı. Ne yapsın? Hamileyken gazino yapıyordum ayol. O da Gönül Yazar ‘ille yap, yap’ dedi, alt uygulama. ‘Aman İzmirlere gidemem.’ dedim. Ben İzmirlere gidiyordum. Biz İzmir’de Tanju (Okan), ben en son çıkıyorduk. Şimdi ben festivallerde birincilik kazandım ya, orada Gönül Yazar saat 00.00’da çıkar, ondan sonra da ‘Kim çıkarsa çıksın’ der gider. Ben kalıyorum diye, Tanju kalıyor diye kimse gitmiyordu, hepsi kalıyordu. Gönül de ‘Ay iyi vallahi sen de tiyatrocuydun, hani beğenmiyordun bizim gazinoları? Nereden oldun şimdi?’ diyordu. Çok hoş, çok severim onu. En çok Gönül ve Zeki Müren’le çıktım. Biz bir ara Zeki Müren’le Bursa yaptık. ‘Yeşil Bursa’m dedi. O günü büyük bir kazık attılar adama.”

Ne oldu?

“Kimse bilmiyor. Söylemeyeyim boş ver. Yani gelmediler birinci günü. Ertesi gün tam dolu halk. Yani burjuvalar namacıylase bir karşı çıktı. İlk defa sahnamacıyla indik oturduk, şarkı söylesin diye bize. Ertesi gün halk bu tür mahşer. Zeki Müren, classic Türk musikisinin Muhsin Hocasıdır. Tiyatroda Muhsin Hoca, müzikte de Zeki Müren… Ben hep onu anarım. O vakit da öyle telefonu açar, hele son vakit hep telefonu açar, ‘Bir sen unutmadın beni canım kızım. Bir sen unutmadın!’ derdi. O koca adam kaç bireyi yetiştirdi. Hem besteci, hem Türkçesi harika. Keşke herkes onun gibi Türkçe hususşsa.”

Projeler var mı hayalini kurduğunuz “mutlaka yer almalıyım” dediğiniz?

” ‘Tutunamayanlar’ vardı. Güzel, absürt bir şey. Ben ‘Tutunamayanlar’ amacıyla filmlerden saçıma bukleler yaptım. Ama şunlar hep dışarıda çekiyorlar. Ben ne yapacağım dedim. Gittim, nasıl soğuk. Beykoz doğrultusunda kar başlamış. Yokuş. Arabadayım, makyaj masası koltuktan kayarak aşağı gidiyorum. Senaryomu da hazırladım, bukleli saçlarımı yaptım, komik şeyler de buldum çok güzel ama yok. O gün de raslantı başrol oynayan adam bronşit olmuş hastaneye uğradı. Tabii olur. Yani düşün biraz aşağı inip bir şey çekecektik. Oğlum dedim ben yapamayacağım bu işi. Bak bukleler. Diyorum ‘Ay çok yorgunum tüm her bireyin yaşamı başımda.’ Güzel değil mi?”

“Kenan Işık çok iyi bir rejisördü”

Çok güzel…

“Gogol’un Mehmet Ulusoy’un sahnelediği ‘Ölü Canlar’ oyunu vardı. Paris’te vardı oynadığım bir oyun. Oyunda pinti bir adam var. Onun hizmetçisi, tam benim Girit’ten gelen dadı. Yorulmasın diye dayanır bir yere iş yapardı. Onu Fransız bir bayan oynuyordu. Bu, ‘Rol ufak.’ dedi, gitti. Benim rolüm büyüktü, bir Rus bayan oynuyordum. Hatta oradan Paris’te bir filmde bana öneri geldi. Brigitte Bardot ve Jean Moore’un menajeri bir Rus bayan geldi oyunu seyretti. Beni Rus zannetti tipe giriyorum diye. Kadın turneye gelmeyince Fransa’ya ben gittim. Mehmet’e gidip, ‘Üzülme be. Dadım var Girit’ten gelme. Onu yapayım, oynayayım sana istiyorsan.’ dedim. ‘Yap bakayım.’ dedi, canlandırdım.”

Elimizde canlı bir numune var dediniz yani…

“Ay bir gülüyorlardı ama… Konuşmasını taklit ettim. ‘İyi ki aldın rolü’ dediler. ‘Gelmesin o karı.’ dedim. Ne demek ufak rol? Paris’te oynayacağız da Fransa’ya turneye gideceğiz, gelmiyor. Terbiyesiz. Tiyatroculuğum tuttu.”

1996’da İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Genel Sanat Yönetmeni Yardımcılığı da yaptınız. Maşallah her şeyi yaptınız…

“Evet, Kenan Işık ile birlikte yaptım. Kenan Işık’ın sahneye koyduğu oyunlarda oynadım. Çok iyi bir rejisördü. Bizim TAL’a (Tiyatro Araştırmaları Laboratuvarı) gelir, ‘Yeni yaptığınız bir şeyler var mı çocuklar?’ derdi. Tuncel Kurtiz ile öyle İşçi Tiyatrosu yapıyorduk Almanya’da, Beklan kurmuştu. 1980’e kadar orada kaldık. Tuncel Kurtiz, Şener Şen, ben… Macit Koper librettoları yazdı. Ergüder Yoldaş müzikleri yaptı. İşte o Ergüder, Sopot’u da yaptı. Onları da diğer vakit anlatırım.”

Şehir Tiyatrolarının halini nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Beklan’ın bir öğrencisi vardı Bilsak’tan Mehmet Ergen, şimdi o Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni oldu. Mehmet’in sözü var bize, tüm büyük tiyatroların birlikteinde deneme sahnesi açacak. Çünkü Beklan hocası onu isterdi. Deneme, Gençlik Tiyatrosu, Çocuk Tiyatrosu. Onun sözü var bize.”

O kadar çok şeyi ömrünüze sığdırmışsınız ve gerçekleştirmişsiniz ama “şunu da yapmalıyım” dediğiniz bir hayaliniz var mı?

“Valla gıdım gıdım yapıyorum gibi. Birbirinize iyi davranın, insanlara iyi davranın. Çok kötü bir yüzsene yaşıyoruz, Ortaçağ gibi. Şimdi kimi vakit ‘Arka Sokakları’ izliyorum çok seviyorum polisiye ve çok güzel oynuyorlar. Ama açıyorum sonra haberleri, hele Amerika beter. Öbür yönü açıyorum rezalet. Öyle bir yüzseneda yaşıyoruz ki sanırım 19-20. yüzsene tiyatroları da aynı şeyi yaşadı. O vakitler çok iyiydi şimdi sokaklar daha dram ne oynayayım ki ben seni ağlatayım? Yunus Emre 13. yüzseneda o Moğollarla, o savaşların içersinde ‘Sevelim Sevilelim’ demiş…”

Efendim gerçekten gerçekten sevgi dolu mesajlar vermek gerekiyor bu yaşamta. Çok doğru söylüyorsunuz. Sizden son olarak, yabancı ülkelerde ve değişik dillerle tanıttığınız, seslendirdiğiniz Yunus Emre’den bir şiiri mesaj olarak alabilir miyiz?

“Anadolu Ajansımı ve TRT’mi her vakit sevdim”

“Ben şarkılarda da öyle Fransızca, İngilizce giriyorum ki anlasınlar diye. Bazısı kızıyor bana ama ben Türkçesini de söylüyorum. İngilizcesini Talat Halman yaptı. Onun İngilizcesi biraz Yunus Emre değil de Shakespeare gibi oluyordu. Yunus Emre süslü değil. Tahsin Saraç da Fransızcayı çok iyi yaptı ama Talat Halman da Shakespeare’ci. Shekespeare’deki Türkleri çıkarttı. Kaç Türk var biliyor musun tüm Shakespeare oyunlarında? Şaşarsınız. Onu çıkarttı, o kadar da iyi… Tesir altında kaldı. Son olarak size Yunus Emre’den ‘Gel Gör Beni Aşk Neyledi.’ diyorum. ‘Üç Kız Kardeş” var ya Çehov’un, Moskova’yı özlerler. Bizimkiler Girit’i özlerlerdi. 3 halam… Aynı onlar da öyle. Büyükannem bunadığı vakit yarı Türkçe, yarı Rumca, yarı Giritce, Rumcası da Rumca değil kendisine göre, ‘Arabamı hazırlayın, atlı arabamı. Dışarı çıkacağım.’ diyordu.”

Efendim bu pandemi sürecinde bizi evinizde ağırladınız, kapılarınızı açtınız. Sosyal mesafemizi koruyarak güzel bir röportaj gerçekleştirdik. Çok teşekkür ederiz.

“Sağol, ben teşekkür ederim. Bir dahaki sefere inşallah iyileşelim size dolma da yapayım, Girit böreği de yapayım. Anadolu Ajansımı ve TRT’mi her vakit sevdim. İyi ki varsınız

Etiketler

Admin

Ajans Haberlerini Naklen Sizlere Aktarıyorum.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
son dakika haberler aktüel ürünler bim aktüel ürünler a101 aktüel ürünler altın kaç para oldu dizi reyting sonuçları güncel haberler asgari ücret maaşlar en son çıkan telefon modelleri dünyadaki son gelişmeler transfer haberleri savunma sanayi tiyatro saatleri